Yazıcıoğlu :'Biz soyadı TÜRKİYE olan bir aileyiz'
BBP' sinin 6.Olağan Büyük Kongresinde Birlik Çağrısı yapıldı. Kongrede Konuşan genel başkan Muhsin Yazıcıoğlu:"ABD’de görüşmeler yapan bu insanlar üstün becerilerini ve yeteneklerini şu sözlerle gösteriyorlar: “Bizim Başbakanımızı kullanın… Kanalizasyona atmayın…”İşte durum özetle budur. dedi.
Yazıcıoğlu Kongrede Yaptığı Konuşmada:'İşte şu an, okyanus derinliğindeki gönüllerinizden taşan coşkuyla ve yüzlerinizde parlayan güneşle dünya aleme ilan ediyoruz ki, hiçbir güç Türkiye’yi durduramayacak, Türk Milleti’nin bütün insanlık için arzu ettiği küresel huzur ve adalet çağının kapısını açmak üzere oluşturacağımız evrensel birlik ruhunu hiçbir oyun bozamayacaktır. " dedi.
Şüphesiz bu zorlu ve kutsal görev, önce Türkiye’nin mevcut şartlarını, imkânlarını ve engellerini dosdoğru tespit ve teşhis etmekle başlayacaktır.
İçimizi kahırla doldursa da, kabul etmek zorundayız ki, Türkiye bugün maalesef bağımsızlığını kaybetmiş durumdadır. Daha kötüsü bu yakıcı gerçeği itiraf edecek cesaretten yoksun seçilmiş ve atanmışların elinde karanlığa sürüklenmiş bulunmaktadır. Ancak, tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadığımız gibi bugün de, aydınlığın en yakın olduğu zifiri karanlıktayız ve Allah’ın izniyle-sadece milletimiz için değil- bütün insanlık için muhteşem bir doğuşun eşiğindeyiz. Yalnız, bu sancılı eşiği aşabilmek için bütün çıplaklığı ile gerçeği görebilmeli, Atatürk’ün ölümünden sonra gelen kadrolar tarafından adım adım sömürgeleşme sürecine sokulduğumuzu dürüstçe itiraf etmeliyiz ki, sağlıklı bir başlangıçla yeniden dirilişe yürüyelim ve özgürlüğümüze kavuşalım.
Aziz dostlarım,
Yiğit ülküdaşlarım,
Sevgili vatandaşlarım,
Bugün, ülkemizin içinde ve etrafında bu gerçeği görememekten daha tehlikeli bir tehdit yoktur. Hiçbir şey Türkiye’nin şu an ki durumunu olduğu gibi değerlendirememekten daha zararlı değildir. Ne eksik, ne fazla tam tamına ne isek onu öğrenene kadar da ülkemizi sömürge konumundan kurtarmamız mümkün olmayacaktır.
Öyle ise gerçek durumumuzu ölçmek için kendimizi çok ciddi bir sorgulamadan geçirmek zorundayız:
Türkiye Neden Sömürgeleşmiştir?
Günümüzde Türk halkı devletine, devlet de halkına yabancılaşmıştır. Bu yabancılaşma, büyük ölçüde laiklik ve karşı laiklik tartışmalarıyla maskelenmektedir. Oysa, yönetenlerle, yönetilenler arasındaki uçurumu derinleştiren sebepler tek bir başlık altında toplanamaz. Böylesi bir kopukluk çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Zaman gelir, başı örtülüler sebebiyle devletin kurumları ile halk arasındaki köprüler yıkılabilir… Zaman gelir, dar gelirli halk arasından çıkıp, devlet yönetimini üstlenenler, çocuklarına beş yıldızlı otellerde gösterişli düğünler yaparak, işsiz ve yoksul insanların gönlünü seçilmişlerden ve devletten koparabilirler.
Ülkemizi yöneten seçilmişler ve atanmışlar, yıllardır sürekli biçimde ve kurumlaşmış olarak dış merkezlerden onay almak suretiyle yükselebilmektedirler. Bu bedbaht gelenek, Türkiye’nin kendi kendisini yönetmesini imkânsız hale getirmekte, hatta dışarıdan ülkeyi yönlendiren güçlerin, seyircisi durumuna düşürmektedir. Kendi kendisini yönetemez ve yönlendiremez hale gelen bir ülke ise, ne yazık ki, adı konmadan sömürgeleşmiş demektir.
Bugün ülkemizin en önemli stratejik kurumlarının gizliliği ve mahremiyeti kalmamıştır. Küresel güçler, gerek teknolojik ve gerekse klasik izleme yöntemleri ile Türkiye’nin bütün stratejik sırlarına kolayca vakıf olabilmektedir.
Ülkemizde son derece önemli kurumlar maalesef işbirliği adı altında çok sayıda yabancı unsura açık hale gelmiş bulunmaktadır. Böylece, bir yandan milli mahremiyet ortadan kalkarken, bir yandan da tehlikeli yönlendirmeler yaşanmaktadır…
Bölücülük sorunu karşısında şimdiye kadar yaşanan talihsizliklerin temelinde bu tür yabancı yönlendirmeleri yatmaktadır. Hazin bir gerçektir ki, bazı dost görünümlü yabancı danışman ve uzman kadrolar bilinçli olarak Türkiye Cumhuriyeti kurumlarını yanlış uygulamalara yönlendirmekte bu yüzden varolan sorunlar daha da ağırlaşmaktadır.
Can dostlarım, kardeşlerim,
Türkiye, bu ve benzeri sıkıntılar yüzünden hiçbir ciddi meselesinde uzun vadeli planlamalar yapamamakta, bazen yapmayı denese bile süreklilik sağlayıp, uygulayamamaktadır. Yalnızca günübirlik hamle ve tepkilerle elde edilen aldatıcı ve geçici iyileştirmeler, hastalığımızı derinleştirmekte, meseleler daha da büyümektedir.
Bu ağır sömürge şartlarına rağmen, Türkiye çok kısa sürede dünyayı şaşırtacak atılımları gerçekleştirecek kaynaklara ve insan gücüne sahiptir. Bütün mesele, sadece lafta değil, işte ve uygulamada sonuna kadar milli çıkarların gereğini yerine getirebilecek iradeyi iktidar yapabilmekte düğümlenmiştir. Daha açık bir ifade ile; ülkeyi yönetecek seçilmişlerin ve atanmışların, milli irade dışında herhangi bir yerden icazet almaya mahkum olmadıklarını, bütün toplumun kavrayabilmesi ilk adımdır. Kendisini, milletini ve devletin iyiliğini istemeyen dış güçlere beğendirmek için yırtınan seçilmiş ve atanmışlar çağını kapattığımız gün, Türkiye’nin yeniden bağımsızlaştığı gün olacaktır.
Sevgili vatandaşlarım,
Türkiye, dünyada ve bölgesinde stratejik konumu itibariyle çok önemli bir ülkedir.
Ortadoğu’ya, doğuya, kuzeye ve Avrupa’ya açılan yolları itibariyle topraklarımız bu özelliği nedeniyle geçmiş uygarlıklara ev sahipliği yapmış, yaşayan uygarlıkların mekanı olmuş, geçiş yollarının merkezi olmak kimliğini, olaylarını ve sorunlarını yaşamıştır.
Osmanlı’dan bu yana özellikle hedef topraklar olma sıkıntılarını yaşamış olan ülkemiz, bugün de aynı sıkıntı ve sorunlarla karşı karşıyadır.
Bu yabancılaşmaya, bu kuşatmışlığa, bu ihanete karşı teslim mi olacağız? Elbette ki hayır! Öyleyse hep bir ağızdan haykıralım: “Şimdi Birlik Zamanıdır.”
Değerli Misafirlerimiz,
Yazılan ve bilinen senaryoların ışığında tablo budur, bölünmez bütünlüğümüzün bekçisi olan Türk Milleti’nin bu tehlikelere ve alçakça girişimlere karşı uyanık olması gerçeğini bir defa daha vurgulamakta, ifade etmekte yarar görüyorum.
“Şimdi Birlik Zamanıdır.\"
Can dostlarım, ülküdaşlarım, kardeşlerim,
Biz bir aileyiz.
Biz soyadı TÜRKİYE olan bir aileyiz.
Nasıl bir ailede soyadları aynı, adları değişik fertler bulunursa, biz de böylesi bir aileyiz.
Nasıl bir ailede, hayatın getirdiği sıkıntılar yaşanırsa, aile fertleri zaman zaman anlaşmazlıklara düşerlerse, biz de bu sıkıntı ve anlaşmazlıkları kendi içimizde çözebilecek bir büyük aileyiz.
Meselelerimizi kendimiz çözeriz.
Yabancılara ihtiyacımız yoktur.
Onlardan gölge etmemelerini, başka ihsan istemediğimizi özellikle belirterek, bize karışmamalarını istiyoruz.
Bağımsız bir devlet olarak, bunu istemek en tabii hakkımızdır.
Biz Türkiye sevdalıları bu görüşteyiz ama, içimizdeki bazı çevreler yabancıların oyunlarında rol almak heveslerini sürdürüyorlar.
Avrupa Birliği hayalleri ile başlayan bu süreç, ABD ilişkilerinde de kendini gösteriyor.
Dış ilişkilerde, bireysel durumunu ön planda tutan Sayın Başbakan, gezdiği 80’e yakın ülkede, Erdoğan olarak Türkiye adına sözler veriyor, girişimlerde bulunuyor.
Dış ilişkilerin, sarılmak, öpüşmek, bacak bacak üstüne atmak ve benzeri garipliklerle sürdürüldüğünü zanneden Sayın Başbakanımızın kucaklaştığı, öpüşüp koklaştığı tüm liderler birer birer gidiyor, biz ülke olarak tekrar başa dönüyoruz.
“Dışişleri, bir hükümetin yarısıdır” diyen bir eski devlet adamımızın bu sözüne karşılık, bizim Başbakanımız, birçok dış görüşmede, Dışişleri mensuplarını devre dışı bırakıyor. Çok sıkıntıya düştüğünde de etrafındaki keramet ve becerileri kendilerinden menkul bir-iki danışmanıyla bu ilişkileri düzenlemeye çalışıyor.
ABD’de görüşmeler yapan bu insanlar üstün becerilerini ve yeteneklerini şu sözlerle gösteriyorlar:
“Bizim Başbakanımızı kullanın… Kanalizasyona atmayın…”
İşte durum özetle budur.
Türkiye hiçbir dönemde böylesi bir rezalet yaşamamıştır.
Dış ilişkiler trenimizin lokomotifleri ya ABD veya AB oluyor.
Onlar için başka ufuklar yok.
İslam ülkelerinden öcü gibi korkuyoruz. Bağımsız Türk Cumhuriyetlerini tamamen unuttuk.
Bu trende, Hicaz’a kadar giden demiryollarımızı unuttuk, Paris’e giden Orient Ekspres’te Brüksel yollarını arıyoruz.
Bütün Türk Cumhuriyetlerini kucaklayacak İpek Yolumuzu yok saydık, Avrupa otobanlarında yeni kapıları çalıyoruz.
Ne isterlerse veriyoruz.
Ne dedilerse yapıyoruz.
Dış siyasette ABD ve AB’ye bağımlıyız.
Bu nasıl bağımsız bir ülke olmaktır?
1 Mart tezkeresinden sonra ABD küsüyor, Musul ve Kerkük’te nüfus ve tapu kayıtları talan ediliyor, Telafer yerle bir ediliyor. Türkmenlere karşı soykırım yapılıyor. Buna rağmen “Biz ABD ile stratejik ortağız” şarkısını söylemeye devam ediyoruz.
ABD, Kuzey Irak’ta bir Kürt devletine adeta kucak açıyor, Kandil Dağı’ndaki PKK sürülerine dokunmamıza izin vermiyor, “Biz hâlâ ortağız, ilişkilerimiz son derece sağlıklı” söylemleri ile hem kendimizi, hem de milletimizi kandırıyoruz.
Gelelim Avrupa Birliği’ne…
Müzakere tarihi verildi diye adeta bayram yaptık. Ankara’yı AB bayrakları ile donattık. Gündüz vakti havai fişekler attık. Sonuç: Görüşmeler devam ediyor. AB dönem başkanları ve ilgilileri “Bu görüşmeler 10-15 yıl daha devam eder, sonra duruma bakarız” diyorlar.
Türkiye-AB İlişkilerini doğru değerlendirelim: Bir Hıristiyan kulübü olan Avrupa Birliği, ne yaparsak yapalım, bizi almaz. Alsa bile, Türkiye’nin bölünmesine sebep olacak örf, adet, ahlak ve toplumsal kimliğimiz yok olacaktır. AB üyeliği ile birlikte ulusal egemenlik haklarımız Brüksel’e devredilecek, Türkiye’nin dış politikasını AB belirleyecektir.
AB adaylığı, Türk tarımını bitiriyor. Gümrük Birliği’nden zarar görüyoruz. Verdiğimiz tavizlere bakarak soruyorum…Uyum yasaları adı altında 3-5 dakikada geçirdiğimiz yaslara bakarak soruyorum:
Şimdiye kadar zararından başka ne gördük?
Güneydoğu Anadolu’da AB temsilcileri ne amaçla geziyor?
Ne amaçla bir Kürt devleti kuruluş anketlerini yapıyorlar?
Evet.
Ne yaparsak yapalım, bizi AB’ye almayacaklar.
Evet.
Avrupa Birliği bir Hıristiyan Kulübü’dür. Bunu “Müslüman Türkiye AB’ye alınmasın” diyerek bizzat Papa söylemiştir. Avrupa anayasasının mimarı Valeri Jiskardesten söylemiştir.
Evet.
AB üyeliği, Türkiye’nin bölünmesine sebep olacaktır.
İşaretleri ortadadır.
Evet.
Kag kriterleri, Türkiye’nin verdiği tavizler listesidir.
Şimdi dönülmeye çalışılıyor.
İşte bu nedenlerle, onurumuz ve tam bağımsız Türkiye için, vatanımızın bölünmemesi için Büyük Birlik Partisi olarak biz “Avrupa Birliği’ne HAYIR” diyoruz.
AB’yi problemlerimizin çözüm yeri olarak görenler, AHİM’den dönen dosyaları gördükten sonra sükutu hayale uğramışlardır.
Bir meseleyi çözebilmek için önce onu anlamak lazımdır.
AB bizim ızdıraplarımızı anlayamaz.
AB bizim duyuşlarımızı, hassasiyetlerimizi anlayamaz.
Anlayamadığı için de verdiği kararlar meselelerimizi çözmek yerine daha da büyütmüştür.
AHİM, insanlığın ortak vicdanı değildir. İçinde bizim değerlerimizin, kıymet hükümlerimizin olmadığı bir dünya, insanlığı temsil edemez. Onun için hiçbir meselimizin çözümünü AHİM veya dışarıdaki bir başka kurumdan beklemiyoruz.
Biz, problemlerimizi biliyoruz, onları kendi irademizle çözecek güce de cesarete de, dirayete de sahibiz.
Benim adım Muhsin YAZICIOĞLU,
Ben bir ileri, bir geri gitmem!
Bugün söylediklerimi iktidara gelince unutmam!
Futbol oynamadığım için, sıkışınca en önemli konularda mutabakat lazım diye topu taca atmam.
Çözerim dediğim meseleleri çözerim, çalım atmayı bilmem, topu aldığım zaman direk kaleye giderim.
Halbuki bu hükümet, dört yıldır ya topu taca atıyor, ya da millete çalım atıyor.
Millet gol atacak iktidarı bekliyor.
O iktidar Büyük Birlik Partisi’nin iktidarıdır.
Son bir not: Euroların arka yüzündeki haritalarda Türkiye bölünmüş olarak çizilmeye başlandı.
AB’nin Türkiye’ye bakışı budur.
AB deyince, bazıları demokratikleşeceğimizi sanıyor. Biz gerçek bir demokrasiyi herkesten çok istiyoruz. Bunun için gerekli donanıma sahibiz.
Ancak, ikide bir demokrasiden, demokratikleşmeden bahsedenlerin çıkardıkları yasalara, yaptıkları düzenlemelere bakınca, bu demokrasi kimin için demeden kendimizi alamıyoruz.
Son 4 yıl boyunca onlarca düzenleme yapıldı. Kimin için?
Hırsızlara demokrasi geldi.
Bölücülere geldi.
Çetecilere, hortumculara, kapkaççılara geldi. Ama bir türlü bu demokrasi, bu ülkenin mütedeyyin, muhafazakar insanlarına gelmedi.
Başörtüsüne demokrasi gelmedi.
Kuran Kurslara, İmam Hatiplere gelmedi.
Gerçek demokrasiyi biz getireceğiz!
Ne birileri alkışlasın diye güvenliğimizden taviz vereceğiz.
Ne de birileri yuhalar korkusuyla özgürlüklerden vazgeçeceğiz.
Hem güvenlik, hem demokrasi,
Ama, hırsızlar, gaspçılar, bölücüler, hortumcular için değil, Türk Milleti için demokrasi…
Onlar hırsızlara, bölücülere özgürlük getirdi, Biz demokrasiyi Türk Milleti’ne getireceğiz.
Değerli arkadaşlar,
Küreselleşme ile küresel bir zenginlik kovalanırken, dünyanın birçok ülkesi yoksullaşmaya, sefalete itiliyor. Dış ilişkilerimizde dikkatli olmalıyız.
Siyasi bağımlılığı, ekonomik bağımlılığı ve kültürel bağımlılığı olan bir ülke, nasıl bağımsızlıktan söz edebilir?
Çok değil, 60 sene önce milyonlarca insanı ikinci dünya savaşında katledenler, birbirlerini boğazlayanlar, soykırım yapanlar, Avrupa’nın göbeğinde bir gecede yedi bin insanın katline göz yumanlar, yüz binlerce Boşnak’ın öldürülmesine, yerinden yurdundan edilmesine seyirci kalanlar, bizi soykırımla suçluyorlar. Kimse konuşmasın diye kanun çıkarıyorlar, Karabağ’daki, Batı Trakya’daki, Balkanlar’daki zulmü görmüyorlar.
Bize Türkçe’den başka dillerle eğitim için dayatmada bulunanlar, kendileri bırakınız okulları, sokaklarında dahi Türkçe’yi yasaklıyorlar, çanak antenleri yasaklıyorlar.
Türkiye bu kadar aciz, korkak, ürkek ve herkesin tokat attığı bir ülke olamaz, olmamalıdır.
İç ve dış tehditler, gittikçe şiddetleniyor. Etrafımız ateş çemberine dönmüş, ABD ve AB, nifak yuvası Patrikhane’yi güçlendirmeye, ekümenik yapmaya çalışıyor. Misyonerler iyice azıttı. Hükümet, apartman dairelerinde ibadethane adı altında kiliseler açılmasına zemin hazırladı. Kıbrıs, Ege bu arada kaypak zeminlerde unutturuluyor.
Yabancı vakıflardan beslenen sözde bilim adamı veya gazeteciler Lozan’ı tartışıyor. Karşı çıkanları “Sevr sendromu” veya “bölünme paranoyası” ile suçluyorlar. Başbakanlık binasında Türkiye’nin moleküllerini parçalayacak, darmadağın edecek raporlar okunuyor. Beş yüz senedir, sınırımız değişmeyen İran üzerinde oynanan oyuna bizi de katmak istiyorlar.
Hangi konuda taviz verdiysek, sonunda elimiz boş kalıyor.
İşte Kıbrıs. Biz Annan Planı’na çoğunlukla evet dedik. Rumlar hayır dediler, sonuçta onların istedikleri oldu. AB’ye onlar alındı.
Yıllarca Kuzey Irak’taki Kürt liderlerini destekledik, en büyük kötülüğü onlardan görüyoruz.
“Bölücübaşını tekrar yargılayın” diyen Avrupa, PKK’ya adeta kucak açıyor. Teröristleri iade etmiyor…
AB temsilcileri Türkiye gezilerine Güneydoğu’dan başlıyor.
Bunlar neyin ifadeleridir?
Bizim AB hayal tacirleri neden bu gerçekleri görmezden geliyorlar?
Söyleyelim:
Sayın Başbakan önce “Ülkemizde Kürt sorunu vardır” diyerek kapıları açtı.
Aklı sıra AB’ye yaranacaktı.
Hatırlarsınız, daha önce de bir başkası “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” demişti.
Bizim Başbakan işi daha da ileri götürerek “Silah bırakırlarsa görüşebiliriz” dedi, sonra bu sözlerini yalanladı.
Daha sonra da bir çeşit isyan provasına benzeyen hareketler başladı.
6 yıl boyunca devam eden sessizlik isyana dönüştü.
Başbakan bu konuda, şimdiye kadar hiçbir devlet adamımızda görülmeyen bir tavır sergiliyor.
Önce bir laf atıyor ortaya..
Tepki alınca yalanlatıyor.
Tepkiler daha da büyüyünce “Ben öyle demedim” diyerek medyayı suçluyor.
Tepkiler daha da büyüyünce bir numaralı vatansever edasıyla ortaya çıkıp,
“Tek ülke, tek bayrak, tek millet” söylemine sarılıyor.
Diğer taraftan iktidar, Terörle Mücadele Kanunu’nun 6.maddesi ile teröristlere af getirmeye çalışıyor; oldu-bitti ile kanun çıkarmaya çalışırken yakalanıyor, dağda teröriste diz çöktüren askerimizin, polisimizin moralini bozuyor.
Bunun adı, bizim dilimizde “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusudur”
Bir meseleye hangi teşhisi koyarsanız, tedavisi de ona göre olur. Nezle derseniz nezle, kanser derseniz, kanser tedavisi uygularsınız.
Bize göre Güneydoğu’da bir Türk-Kürt sorunu yok, bir terör sorunu vardır. Kardeşin, kardeşle sorunu olmaz. Teşhis yanlış konulduğu için, tedavisi de yanlış yapılmış, problem daha da büyümüştür.
Biz, aynı tarihten, aynı coğrafyadan, aynı ruh ve iman ikliminden gelen bir milletin çocuklarıyız.
Dün birdik, yarın da bir olacağız.
Biz, Türk’üz, Kürt’üz, Laz’ız, Çerkez’iz…
Biz, Aleviyiz, Sünni’yiz.
Kısacası biz, hep beraber Büyük Türk Milleti’yiz.
Aziz arkadaşlarım, analarımız, bacılarımız, kardeşlerimiz,
Dış politikada böylesi çelişkiler yumağında yuvarlanırken, iç politikada durum farklı mı?
Türkiye içeride de çeşitli sorunlar yaşıyor.
Kuşaklar arasındaki bağlar gittikçe zayıflıyor.
Türk toplumunun temeli olan aile çöküyor. Boşanmalar çığ gibi büyüyor.
Yolsuzluk, hırsızlık, gasp, şiddet, namussuzluk kol geziyor.
Ahlaki değerlerimiz dibe vurmuş durumda.
Kuru laflar ile karınlar doymuyor.
Yoksulluk toplumumuzun en önemli meselelerinden biri haline geldi.
Eskiden yalnız küçüklere masallar anlatılırdı. Şimdi devir değişti. Masallar büyüklere anlatılır oldu. Masalcıbaşı her gün 3-5 defa TV ekranlarına çıkıyor, çeşitli masallar anlatıyor.
Türkiye’nin büyüme rekorları kırdığını, fert başına milli gelirin 2-3 yıl içinde 10 bin dolara ulaşacağını anlatıyor.
Büyüyormuşuz…
Bu salonda hemen her kesimden kardeşlerim, bacılarım var. Şimdi soruyorum sizlere:
Türkiye büyüyormuş…
Siz de büyüyor musunuz?
* * *
Arkadaşlar, dostlar, bacılar, kardeşlerim,
Fert başına milli gelir böyle artıyorsa, milletimizin büyük bölümü neden yoksulluk sınırında yaşıyor?
Neden 2 milyona yakın vatandaşımız açlık, evet açlık sınırında hayat mücadelesi veriyor.
Yalan söyleme üzerine bir yarışma yapılsa, bunlar mutlaka şampiyon olur.
Biz dış borç batağına Osmanlı’nın gerileme dönemlerinde, ekonomiyi kurtarmak için girdik.
İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD hurdalarına, kredi tuzağı ile sahip olduk, borçlandık.
1955’ten sonra enflasyonun hız kazanması ve ekonomik krizi önlemenin anahtarını yine dış borçlanmada gördük.
1973’te Arap-İsrail Savaşı sonrası başlayan petrol ambargosu ile 1974’te Kıbrıs Barış Harekatımıza karşı olanların ekonomik ambargosu belimizi büktü.
Devlet 70 cente muhtaç hale geldi.
Daha sonraları kamu harcamalarındaki artış ve savurganlıklar yüzünden yeni krizlere girdik. Bu arada PKK ortaya çıktı. Canlar verdik, ekonomimiz etkilendi. 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında 1 koyup, 3 alamadık, sadece havamızı aldık.
Mali kriz doruğa ulaştı.
Devalüasyonlar birbirini izledi.
Ekonomimiz dar boğazlara girdi.
Depremler yaşadık.
Belimiz bir daha büküldü.
21 Kasım krizinde gecelik faizler yüzde ’i buldu. 2001 yılında Cumhurbaşkanı Sezer ile Başbakan Ecevit arasındaki meşhur kitap fırlatma gerginliği ile dolar 600 bin liradan 1 milyon 800 bin liraya çıktı.
Facialar, krizler, bunalımlar üst üste geliyordu.
Kurtuluş anahtarı hep aynıydı:
İç ve dış borçlanma…
Atalarımız ne demiş”
Borç yiyen, kesesinden yer.
Yaşadığımız bütün acı tecrübelere rağmen akıllanmadık, uslanmadık…
Keseden yemeye devam ettik.
Bu arada sosyal güvenlik kurumlarının, enerji sektörünün ve KİT’lerin açıkları ile inanılmaz savurganlıklar birleşince, battıkça battık…
Yaşadığımız her kriz sonrasında iç ve dış piyasalara ve uluslararası finans kuruluşlarına avuç açtık.
Yardım kabul edenin, ferman da kabul edeceğini unuttuk.
Borçlanarak borç ödedik. En iyi borçlanan ülke ödülünü aldık.
Halen de öyle yapıyoruz.
Bugün iç ve dış borçlarımız 400 milyar dolar civarındadır.
Yani çocuklarımız ve hatta onların çocukları ipotek altındadır.
İşte bu nedenle IMF, gözden geçirme toplantılarıyla bizi yönlendiriyor. Dünya Bankası, ekonomimize şekil veriyor ve zaman zaman kulağımızı çekiyor.
Borcu, borçla ödüyoruz.
Bu yılın ilk dört ayında 40 milyar dolarlık iç borçlanma yaptık.
Az faizle borçlandık diye övünüyoruz. Çalışma ve Sosyal Güvenlik, Sağlık ve Tarım Bakanlıkları’nın ne kadar dış kredi kullandığını ve ülkeye ne kazandırdığını açıklasınlar da öğrenelim.
Gelelim diğer konulara…
Nüfusumuz artıyor. Dünyanın en yoğun “Genç nüfusuna sahip” ülkelerinden önde geleniyiz.
Resmi verilere göre 3 milyon, ancak gerçeklere göre 7-8 milyon insanımız işsizlikle boğuşuyor.
Yani her 3 aileden birinde işsizlik sorunu yaşanıyor. Pırıl pırıl gençlerimiz sabahtan, akşama kadar kahve köşelerinde çile dolduruyor.
İşsizlik her türlü felaketin ana sebebidir.
İşsizlik sadece belli bir gelirden yoksun olmak veya açlık-sefalet değildir.
Her yıl işgücü piyasasına 1 milyon insanımız katılıyor. İstihdam imkanları son derece sınırlı... Her türlü kötülüğün yaşandığı ülkemizde, kötülüklerin temel nedenlerinden biri olan işsizliğe çözüm bulunamıyor. İşsizliğin sebepleri araştırılmıyor.
Sosyal patlamalar bu yüzden çıkar.
İşsizlik terörün, kaosun, gaspın, cinayetin temel nedenlerinden biridir.
İşsiz gençler bunalıma giriyor. Düzgün davranış ve hareket etme özelliklerini kaybediyor. İnsanlar, inançlarını yiyor.
Bu tehlike konusunda, burada iktidarı bir defa daha uyarıyorum.
Bir çok yanlışlıklar içindesiniz.
Bunların bir bölümü, sizden sonra gelecekler tarafından düzeltilebilir.
Ancak, işsizliğin getireceği patlamalar iç ve dış düşmanlarımızın kirli emellerine çanak tutacaktır. Bunu önlemek için, bizce yapılacak olan şudur:
İstihdamı teşvik için, işgücüne katılacak olanlara özel mesleki eğitim ve donanım sağlanmalıdır.
Özel sektörün ve bilhassa KOBİ’lerin hızlı ve istikrarlı büyümelerine imkan verecek ortamlar hazırlanmalıdır.
İşsizliği önlemek ve istihdamı artırmak için, ciddi, tutarlı bir politika ve kaynak yönetimi uygulanmalıdır. Mevcut kaynaklar, doğru kullanılarak ve iyi bir programla 1 yılda, 4 milyon insanımızın iş sahibi yapılması mümkündür.
Bunu Kemal Derviş programıyla IMF’ye bağlanmış ve onun sözünden çıkmayan iktidarın düşünebileceğini ve yapabileceğini mümkün görmüyoruz.
İşsizlik konusunda bir başka uyarım daha var.
O da iktidarın yandaşlarına iş bulma konusundaki yaklaşımlarından kaynaklanıyor.
“Sizden” olana değil “lâyık” olana iş verin… Hak yemeyin…
Özel sektörün yatırım yapmasını kolaylaştıracak her yöntem, işsizliği önlemede atılacak en güçlü adımdır.
İşsizlik denince akıllarımıza hemen eğitim geliyor.
Türkiye’de okullar, okumayan, düşünmeyen, araştırmayan insan yetiştiriyor. Ezbere dayalı eğitim, öğrencileri her türlü yaratıcılık özelliklerinden uzak tutuyor.
İşin en önemli yanlarından biri de hemen her yıl sistemde değişiklikler yapılmasıdır. Yeni durumlara ne öğretmenler intibak edebiliyor, ne de öğrenciler uyum sağlıyor.
Üniversitelere giriş konusu da ülkemizin en önemli sorunlarından biri…
İki ay sonra, iki milyona yakın gencimiz üniversite sınavına girecek, bunların yüzde yirmi beşi gönüllü veya gönülsüz bir okul kazanacak, geri kalanların hayalleri başka bahara kalacaktır. Kimse bu gençlerin acısını içinde duymuyor.
Vicdansızlar, insafsızlar, cüppeli-cüppesiz profesörler, beyaz yakalılar, yetkisizler, yetkililer, her kim iseniz bu gençlerin anasının-babasının ne çileler çekerek onları büyütüp, okuttuğunu niye anlamıyorsunuz? Neden eşitsizlikleri kaldırmıyorsunuz? Neden dertlerine derman olmuyorsunuz? Delikanlı dediğimiz taşı sıksa un edecek, başarılı, kabiliyetli yavrularımızı işsiz-güçsüz bir tarafa atıyorsunuz.
Unu kurular, tuzu kurular,
Okumak istiyor, okutmuyorsunuz; çalışmak istiyor, çalıştırmıyorsunuz! Sizin çocuğunuz yok mu? Bu delikanlılar, bu genç kızlar ne yapacak? Ne zamana kadar babasından, anasından harçlık alacak, ne kadar sabredecek? Hiç düşündünüz mü?
Bu yüzbinlerce yavrumuz, kendilerini Amerika’da okutacak bir Ramsey amca bulamazlarsa, ne yapacaklar, nereye gidecekler? Devlete, millete küsmeyecekler mi? Bir gün bunun hesabını sormayacaklar mı?
Devlette masa vermedikleriniz, fabrikada-atölyede, büroda, tarlada iş vermediğiniz diplomalı işsizlerimizi kahvelerde veya cafelerde masa vererek ne zamana kadar oyalayacaksınız? Bu gidişin sonu hüsrandır. Herkes aklını başına almalıdır.
Okullarda öğretiyorsan, bu çocuklar niçin dersanelere gidiyor? Analar-babalar giyiminden kuşamından, mutfak masrafından kısarak çocuklarını dünyanın başka hiçbir ülkesinde olmayan ikinci bir okul mahiyetindeki dersanelere gönderiyorlar. Bu piyasada yaklaşık 8 milyar dolar dönüyor. Ne zaman okulları gerçek okul haline getireceksiniz? Ne zaman düzgün ve yeterli eğitim vereceksiniz? Hiç muhasebesini yaptınız mı?
Okullarda düzgün ve yeterli eğitim veremiyorsan, bu çocuklar hangi şartlarda yetişiyor?
Sorgulayan yok.
Araştıran yok.
Böylesi bir kaos içinde yetişen bir gençlik nasıl ayakta kalabilir?
Nasıl ülke değerlerine sahip çıkabilir?
Bilen yok.
Gençlik tam anlamıyla sahipsiz.
Gençlik öyle de yeni yetişen nesil için ne yapılıyor?
Okullarda cinayetler, yaralamalar, 11-12 yaşlarda başlayan uyuşturucu, içki ve sigara kullanımı…
Bir çocuğa soruyorlar:
“Büyüyünce ne olacaksın” diye…
Cevap veriyor:
“Ebru Gündeş’in arkasında darbuka çalacağım.”
Bir diğerinin cevabı daha çarpıcı:
Çocuk “Mafya olacağım” diyor.
Nedenini de şöyle açıklıyor:
“Parayı vururum”
Eğitim böyle de sağlık farklı mı?
Bu iktidar, ülke yönetimini deneme-yanılma metoduyla sürdürmeyi alışkanlık haline getirdi.
Yap-boz tahtasına döndürdüler her işi… Önce Kamu Yönetim Reformu ile hastaneleri Mahalli İdarelere verdiler. Bu kanun veto edilince, SSK hastanelerini Sağlık Bakanlığı’na aldılar. Mecburi hizmeti kaldırdılar, sözleşmeye geçtiler olmadı, yeniden mecburi hizmete döndüler.
Sosyal güvenliğin tek çatıda, hastanelerin tek bakanlıkta birleştirilmesi sorunların çözümüne yetmiyor. Gidilen doktorların adresi değişti. Yine soyulan hastalar, garibanlar. Bıçak parası, döner sermaye, performans değerlendirme, hocaya özel muayene, aynen devam ediyor.
Etmiyor diyen varsa, sabah erkenden hastanelerin önüne bir baksın.
Hastaların önce parasına, sonra yarasına bakılıyor. Parası olmayanın hiçbir şeyine bakılmıyor.
Hamam aynı, tas aynı, bir patron değişti.
Çünkü bunların yöntemleri, tarzları belli:
“Biz yaptık oldu” demekle olmuyor.
Olmuyor… Siz yaptık deyince olmuyor.
“Hastalık da, sağlık da parası olana” sözü, toplumumuzun bütün kesimlerinde büyük kabul görüyor.
* * *
İnsanlarımız tarlalarını, malını, mülkünü satıyor, eşinin veya çocuğunun tedavisine harcıyor.
Parası olan tedavi olabiliyor. Parası olmayan ölüyor… Uzman Hekimlerin yüzde ellisi üç büyük ilde toplanmış. Herhalde kendileri gelmedi. Anadolu’da Uzman yok. İktidar oradaki vatandaşlar için yurtdışından hekim getirecekmiş. Halbuki adil bir sistem kursanız hak ettikleri ücreti verseniz hekimler neden gitmesin? Ama adı adalet, kendisi adaletsiz olan parti iktidarı, bunları düşüneceğine bir günde 173 kişiyi klinik şefliğine atayarak, sağlık sorunlarını güya çözüyor. Bu hal millete mi, yoksa yandaşlara mı hizmettir takdirlerinize bırakıyorum.
Sağlık problemlerini çözdüm diyen iktidara soruyorum:
Siz alemi kör, herkesi sersem mi sanıyorsunuz? Milleti uyutacağınıza mı inanıyorsunuz?
Boşuna soruyorum tabii…
Onlar kendilerini bir rüya alemine atmışlar…
Masalcıbaşına, masallar anlattırıyorlar…
Bir varmış, bir yokmuş diye başlayan masallar bunlar…
Kendileri de öyle olacaklar…
“Bir varmış, bir yokmuş” olacaklar…
Değerli arkadaşlarım,
Nüfusumuzun yüzde onu engellilerden oluşmaktadır. İş Kanunu’na engelli çalıştırma mecburiyeti koymakla iş bitmiyor. Bitmedi. Bu vatandaşlarımız için rehabilitasyon merkezleri, özel eğitim, öğretim ve meslek edindirme kurumları gerekiyor. Hepsinden önemlisi, şefkat gerekiyor, sevgi gerekiyor, saygı gerekiyor. Ara-sıra göstermelik ziyaretler ve müsabakalar hiçbir derde deva olmuyor. Boş laflar, boş gayretler karın doyurmuyor.
Engellilere sahip çıkmanın yolu ah-vah etmek değil, onlara imkan vererek, üretime katılmalarını sağlamaktır. Büyük Birlik Partisi bunu yapacaktır.
* * *
Kıymetli misafirlerimiz,
İktidar şikayet makamı değildir.
İktidarsan muktedir olacaksın.
Bunlar böyle değil…
Aradan neredeyse 4 yıl geçti…
Ağlayarak geldiler… Su içtikleri pınarların gözelerini kuruttular. Sözlerinde durmadılar…
Ağlayarak gidiyorlar…
Medyadan şikayet…
Vatandaştan şikayet…
Cumhurbaşkanı’ndan yakınma…
Yargıya feryat…
İktidara gelmeden ağlıyorlardı, şimdi de ağlıyorlar.
İktidar ağlama duvarı değildir.
İktidar, bir icraat makamıdır.
Milletin verdiği yetkiyi ya kullanın, ya da bırakın!
6 aylık, 1 yıllık, 3 yıllık, 5 yıllık icraat programlarına ne oldu?..
Binlerce atama yaptın, kadrolu işbaşına getirdin, hala şikayet ediyorsun.
Şeffaflık, şeffaflık diyordun…
Kapalı kapılar ardında iş yapıyorsun…
Rüşvet, hemşehricilik, iltimas, irtikap ve yolsuzluk iddiaları, hortumculuk dönemlerine rahmet okutur hale geldi.
Sütten çıkmış ak kaşık olduklarını iddia edenlerin, temizlik edebiyatlarına artık kimse inanmıyor.
Oferler, moferler… Telekom’u sat, neredeyse üste ver, kârıyla geri ödesin, kurumlar vergisini indir, 300 trilyon kıyak çek! Kuşadası’nı ver, Galata’yı ver, koordinatını belirterek denizi de ver!
Dubaiciler, dubaracılar…
Ali Dibocular…
Laleciler, laleliciler…
Yumurtacılar, omletçiler…
Limancılar, gemiciler…
Duble yolcular, vurguncular…
Doğalgazcılar, akaryakıt kaçakçıları…
Mayıncılar, tayıncılar…
Geçmişten gelen şaibeler…
Geleceğe giden talancılar…
Belediye ihaleleri, parsellenmiş durumda…
Özel idarelerde, sizdenciler, bizdenciler…
Bir mal varlığı açıklamasında yaşananlar, milletimizi “Benimkiler az, seninkiler çok götürmüş” tartışmalarına sürüklüyor.
“Hesap soracağız” diye gelenler, kendi hesaplarını verememenin aczi içinde… “Bizimkiler kıyıda, köşede kalmış ihaleleri almışlar” diyorlar.
Yumurtalar, mısırlar, limanlar…
Parsellenen koylar, arsalar…
Satılmayan yer kalmadı…
Her yer satılıyor… Her şey haraç-mezat satılıyor…
Yüzlerce, binlerce şaibeli ihale…
Çekler geliyor, paralar gidiyor…
Son dönemlerde yaşananlar, Ali Dibo hikayeleri, bakan çocuklarının rant kaymağından sebeplenmeleri, geçmişin hortumcuları bunların yanında temiz kaldı. Gelen, gidenden beter…
Kapalı kapılar ardında neler dönüyor?
Başbakan ve belediyeden getirdiği 3-5 adamının dışında neler olduğunu, neler döndüğünü bilen yok…
Makro ekonomi, makro ekonomi…
58 milyar dolar rezervimiz varmış…
Burada esnafın da temsilcileri var… Soruyorum onlara:
“Büyümeden nasibinizi alıyor musunuz?”
* * *
Değerli dava arkadaşlarım,
Anadolu’yu geziyorum…
Her kesimden insanlarla konuşuyorum. Her şeye vergi koyup, milletin canına okuyorlar. Dolaylı vergiler, zengin-fakir ayırımı yapmadan herkesi inim inim inletiyor.
Dünyanın en pahalı benzinin biz kullanıyoruz.
İngiltere’den sonra en pahalı elektriği biz tüketiyoruz.
Enerjinin pahalı olduğu bir ülkede yatırım olmaz.
Maliyetin büyük kısmının enerjiye gittiği bir ülkede, üretici, sanayici dış pazarda rekabet edemez.
Pırlantanın vergisini kaldırıp, ona-buna servet sağlayanlar, önce bu ülkenin gerçek yatırımcısının sırtındaki pahalı enerji kamburunu kaldırmalıdırlar.
Esnaf kan ağlıyor.. işçi, çiftçi, memur kan ağlıyor.. küçük sanayici, büyük sanayici kan ağlıyor…Karşılıksız çekler, protesto edilen senetler, icra dosyaları çığ gibi büyüyor. 2002 yılında 748 bin olan karşılıksız çek sayısı, 2003’te 850 bin, 2004’te 964 bin, 2005’te ise 1 milyon olmuştur.
Protesto edilen senet tutarı 2002’de 816 trilyon, 2003’te 907 trilyon, 2004’te 1 katrilyon 652 trilyon, 2005’te 3,2 katrilyon lira olmuş.
Herkes icralık. Kapısına icra memuru gelmesinden utanan vatandaşımız, çaresizlikten suçlu olmuş. İstatistiklere göre Türkiye’de birinci suç, İcra ve İflas Kanunu’na aykırılık!
Herkes borçlu. Konut borcu, otomobil borcu, kart borcu, bakkal borcu…
Masallar devam ediyor.
Büyüyoruz, büyüyoruz diye…
Büyüyün bakalım…Ama küçüleceğiniz günler yakındır. Zira, cari açık koskoca bir çukur olmuş, sizi de yutacak. Öncekileri yuttuğu gibi. Milletimizi o çukura düşürmeden bir an önce gidin!
Büyüyoruz, büyüyoruz diye övünürken çevreyi kirletmeyin. 1 Haziran 2005’de yürürlüğe koyduğunuz Ceza Kanunu’yla “Çevreyi kasten veya taksirle kirletenlerin” iki yıl daha cezasız kalmasını sağladınız. Sonra derelerimizin kanalizasyona döndüğünü, Tuz Gölü’nün fosseptik olduğunu, Tuzla’nın zehirli varil deposu olduğunu görmediniz. Şimdi varil bulmuş celalleniyorsunuz. Bu iki yüzlülük değil midir? Bu herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının bizzat iktidar tarafından kanun koyarak ihlali değil midir? Siz, nalıncı keseri misiniz? Sırf partili Belediye Başkanlarınızı kurtarmak için, milletin yiyeceğinin, içeceğinin, suyunun, havasının kirletilmesine nasıl razı olursunuz?
Kıymetli kardeşlerim,
Her alanda olduğu gibi, adalete olan güveni de yok ettiler.
Bunu ben söylemiyorum, yargı mensupları söylüyor… Bir Yargıtay Başkanı, Hakimler, “Vicdanları ile cüzdanları arasında kaldı” diyor. Şimdiki Başkan ile, giden Danıştay Başkanı siyasal baskılardan söz ediyor.
Adalet Bakanı, adaletten yakınıyor…
Yargı yargılanıyor.
Yargı siyasallaştırılıyor.
Bir tarafta iktidar, diğer tarafta Mehmet Moğoltay, Seyfi Oktay’ın artıkları…
AB’ye uyum yasaları çıkardılar, şimdi memnun değiller…
“Yapmayın” diyorduk, yaptılar.
“Bu kadar taviz vermeyin” diyorduk verdiler.
Hukuk sistemi alt-üst oldu.
Terör, gasp, kapkaç, cinayet, çeteler bütün ülkeyi sardı.
Önce güvenlik güçleri sızlanmaya başladı. Sonra Silahlı Kuvvetler’den tepkiler geldi. Daha sonra başka güç odaklarından ve yargının içinden şikayetler yükseldi.
Şimdi düzeltmeye çalışıyorlar.
Bu ülke yaz-boz tahtası mıdır?
Bombalar patlayınca mı aklınıza değişiklik yapmak geldi?
İnsanlarımız öldürülünce mi uyandınız?
Önce ver, sonra dön…
1 ver, 3 al…
Olmadı 3 ver, 1 al…
Fırdöndü oynanıyor sanki…
Ülke değerleri kumar masasına konmuş, üstüne zar atıyorlar.
Hukuk kavramının adeta anlamı kayboldu.
Adalet Bakanı, Yargıtay Başkanı, Yargının iyi işlemediğinden yakınıyor…
Meclis Başkanı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, Van Savcısı’nın meslekten çıkarılmasını, ağır ve ölçüsüz bir karar olarak yorumluyor.
Dışişleri Bakanı, web sitesinden Van Savcısı’na sanal destek veriyor.
Bir web sitesine mesaj gönderen hakim ve savcıların yüzde 97’si, Van Savcısı’nın meslekten çıkarılmasına dair kararı hukuka aykırı buluyor.
Yani yargı mekanizması çelişkiler içinde…
Hukuk bitmiştir.
Bir ülkenin adalet adına karşılaşabileceği en vahim sonuçtur bu…
Hukuk sistemini yürütmekle görevli olanların, sırf adalete inanmadığı için, dokunulmazlıkları kaldırmayanların, yönetimindeki bir toplumda “Adalet” nasıl mülkün temeli olur?
Bu ülkede çeşitli iddianameler hazırlandı. Bu ülkede gencecik insanlar hayali iddialarla, idamla yargılandı. Yıllarca hücrelerde yattılar, işkence gördüler.
Sonunda aklanıp, çıktılar.
Peki o iddianameleri hazırlayanlara ne oldu?..
Hiçbir şey…
İşte, ülkemizin yargı ve hukuk sistemi…
Gerisini siz düşünün.
* * *
Değerli arkadaşlarım,
Mahkemeler Türk Milleti adına karar verir. Yani Türk mahkemeleri Türk Milleti’nin vicdanıdır.
Milletin vicdanı demek, verilen kararlarda bizi millet yapan değerlerin gözetilmesi, korunması, esas alınması demektir. Son zamanlarda verilen kararlarda milletin vicdanını göremiyorum. Türk yargısından, Türk Milleti’nin sesi gelmiyor.
Yargı siyaset kurumuna karşı bağımsız, ama milletin vicdanı olmak bakımından, milli değerlere bağımlı olmak zorundadır.
Siyasi iktidarların etkisinde bir yargı erki istemediğimiz gibi, siyaset kurumunun karşısında mevzilenen, ona muhalefet etmeyi bağımsızlık sanan bir yargı sistemi de istemiyoruz.
Türkiye’de kuvvetler ayrılığı yanlış anlaşılmıştır. Kuvvetler ayrılığı, yargı, yasama ve yürütmenin birbiriyle çatışması, boğuşması, kavga etmesi değildir. Kuvvetler ayrılığı, bütün bu kuvvetlerin korelasyon içinden, uyum içinde çalışması aynı hedefe yürümesidir.
Biz de böyle mi oluyor?
Hayır!
Bizde her kuvvet, diğerine ayak bağı olmuştur. Her kurum ayrı bir beyliğe dönmüştür. Birbiriyle çatışan, hedef ve emel birliği olmayan kurumlarla ne Türkiye’yi ayağa kaldırabilir, ne de demokratik bir ülke haline getirebilirsiniz.
Anadolu bölünmüşlüğünü, Osmanlı’nın dirayeti ortadan kaldırdı. Şimdi yine öyle bir dirayete muhtacız.
O dirayet Büyük Birlik Partisi’dir.
Bütün bu sorunlara ilaveten bir de yönetim hiyerarşisinde çeşitli problemler yaşanıyor.
Sayın Cumhurbaşkanı’na göre Türkiye’de irtica önemli sorun.
İrticanın tam açıklamasının yapılmadığı ülkemizde dindar insanlarımızla, dini siyasete alet edenler aynı kefeye konuyor.
Bu ülkede irticanın tarifi yoktur. Demokrasinin, laikliğin, cumhuriyetin tarifi yoktur.
Tarifi yoktur çünkü; tarif ederlerse istismar edemezler. Bir düşünce adamı “tanımlamak, sınırlamaktır” diyor. İstismar etmek için bu kavramların tarifini yapmıyorlar.
Biz, dinin siyasi bir meta haline getirilmesine de, din istismarı yapılıyor diyerek, din düşmanlığı yapılmasına da karşıyız.
Ne din istismarı, ne de onu istismar ederek din düşmanlığı.
Yazık ki bu ülkede daha çok din tersinden istismar edilmiştir.
Din istismarı var diyerek Yüce İslam dinine cephe alınmıştır.
Bu ülkenin emniyet supabı olan, arınma mekanizmaları kurutulmuştur.
Sokaklar, çetecilere, mafyacılara, hırsızlara, kapkaççılara, gaspçılara, tinercilere bırakılmıştır.
İrtica ile mücadele ediyoruz derken, gençlerimiz, çocuklarımız, istikbalimiz kaybedilmiştir.
Cumhurbaşkanı, açıklamaları için hayli enteresan zeminleri tercih ediyor.
Son konuşma mekanı Harp Akademileri…
Türkiye’de çeşitli tehlikeler varsa, bunları Milli Güvenlik Kurulu’nda dillendir… veya Anayasal yetkini kullan Bakanlar Kurulu’nda anlat… veya Meclis’te konuş…
Bütün bu meşru zeminler bir tarafa bırakılıyor. Cumhurbaşkanı ince ayara dönük mesajlarını bir askeri kurumda veriyor.
Bunlar tehlikeli senaryolardır.
Aynı Cumhurbaşkanı, aynı yerdeki konuşmasında Bilge Kağan’ın Orhun Kitabeleri’ndeki bir sözünü hatırlatıyor.
Söz aynen şöyle:
“Türk insanı kendi içinde kavgaya tutuşmadıkça daima güçlü ve muzaffer kalmıştır.”
Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasına alıntı yaptığı bu sözü biz de gönülden onaylıyoruz ve Sayın Cumhurbaşkanımızın aklından hiç çıkarmamasını temenni ediyoruz.
Meclis Başkanı da 3,5 yıl sonra 23 Nisan münasebetiyle konuşuyor. Bunlar zaten hep çocuk bayramında konuşurlar. İleride hatıralarını yazdığında kullanmak üzere laiklikten, milli hakimiyetten söz ediyor. İktidarın ne olduğunu, milletin onları niye seçtiğini unutuyor.
İktidardakiler ağlayıp, sızlayarak milletten sabır isteyeceklerine; biraz cesaretli olsalar, yurtdışına Paris’e, Atina’ya, Washington’a gittikleri gibi eşlerini yanlarına alıp şu ”Kamusal alanlara” da bir gitseler de samimiyetlerine inansak!
“Gidemediğin yer senin değildir” diyen Halil Rıfat Paşa yaşasaydı, herhalde bunların haline katıla katıla gülerdi.
Değerli arkadaşlarım,
Şimdi dikkatlerinizi Türkiye için hayati önemi haiz bir başka konuya çekmek istiyorum.
Türkiye çok hızlı bir şekilde ve dış odakların yönlendirmesi ile, temel tarım ürünlerinde kendi kendine yeterli bir ülke olmaktan çıkıyor.
Yakın bir geçmişte tarım ve hayvancılıkta kendine yeterli 7 ülkeden biri olan Türkiye, şimdi yılda 7-8 milyar dolarlık tarım ürünü ithal eden bir ülke haline geldi.
Muzdan, avokadoya…
Buğdaydan, arpaya ne varsa ithal ediyoruz.
Bugün tarım ve hayvancılığımız yok olma noktasına getirilmiştir.
AB standartlarına uyacağız diye çiftçimiz ezildi. Tarım ürünü çeşitlerimiz bile onların onayına sunuldu.
Topraklarımız sahipsiz bırakıldı, çiftçimiz eziliyor. Ekmeyin evde oturun, “Size Dünya Bankası’ndan doğrudan gelir desteği verelim” diyorlar.
15-20 yıl öncesine kadar canlı hayvan ihraç eden Türkiye, şimdi çeşitli ülkelerden et ithal ediyor.
Türk köylüsü akın akın şehirlere göç ediyor.
Neden?
Yokluktan ve yoksulluktan kurtulmak için…
Çiftçiyi, hayvancılık yapanı yerinde, yurdunda, insanca ve sıkıntısız yaşatmak için hiçbir şey yapılmadı.
Üç tarafımız denizlerle çevrili…
Balıkçılığımız ölüyor…
İsveç’ten, Norveç’ten balık ithal ediliyor, yıllanmış ve buzlanmış balıkları halkımıza yediriyoruz.
AB tarım politikalarına uyum gayretleri, tutarsız taban fiyat politikaları ve IMF’nin dayatmaları ile tarım ve hayvancılık kesimimiz perişan durumda...
Başbakan danışmanları fındık fiyatlarına kendi kişisel çıkarları doğrultusunda yön veriyor, kooperatifleri işlemez hale getiriyor.
Bu arada masalcıbaşı, masallarına devam ediyor:
“Gübrede şu kadar katkı yaptık. Mazot fiyatlarını ucuzlattık. Çiftçiye bu kadar yardım ettik” diye konuşuyor, konuşuyor…
Bu salonda birçok çiftçi kardeşimiz de var. Onlara soruyorum:
“Halinizden memnun musunuz?”
* * *
“İhtiyaçlarınızı karşılayabiliyor musunuz?”
* * *
“İnsanca, evet insanca yaşayabiliyor musunuz?”
* * *
Değerli arkadaşlarım,
AB’ye verilen taahhütler ve kotalar sonucu çiftçimiz yok edilmiştir.
Tarım politikaları çiftçimizi 3 koyup, 1 alır duruma düşürmüştür.
Bizim çiftçimizi yok etmek isteyenler, kendi çiftçilerini destekliyor, tarımın ve hayvancılığın devamını sağlamak üzere dolaylı kaynaklar aktarıyorlar.
Tarım ve hayvancılığa önem verilmelidir.
Verimli tarım alanları korunmalıdır.
Orman köylüsüne destek sağlanmalıdır.
Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda ve Belçika bunu yapıyor.
Dünyada sanayide gelişmiş ülkeler, bir yandan da tarıma büyük destekler veriyor, çiftçilerini el üstünde tutuyorlar. Çünkü tarım ve hayvancılığın, ülkeler için son derece stratejik bir sektör olduğunu biliyorlar.
Onlar tarım üretim fazlalarını bize satıyorlar. Bizim tarım ve hayvancılığımızın yok olmasına zemin hazırlıyorlar.
Türkiye mutlaka bir tarım ülkesi olarak kendi kendine yeterli bir durumda kalmalıdır.
Şimdi soruyorum:
“GAP projesine 20 milyar dolara yakın para harcandı. Şimdi bölgedeki yatırımlar neden durdu? Neden tamamlanmıyor?”
Güneydoğu’daki bu verimli bölgede mayınlardan temizlenecek iki Kıbrıs adası büyüklüğündeki topraklar, hangi oyunlarla İsrail’e peşkeş çekilecek?
Bu bölgede İsrail, mutemet adamları vasıtası ile ne kadar toprak aldı?
İsrail, tarım ürünleri ihtiyacını karşılamak üzere bu bölgede Kibbutz adı verilen çiftlikler mi kuracak?
Soruyorum:
Bu alanlara bir Yahudi göçü mü başlayacak?
Türkiye, Kara Mayınlarının Temizlenmesine dair Ottowa Anlaşması’na imza koydu. Suriye sınırımızdaki mayınlar bu sebeple temizlenecektir. İktidar diyor ki, “ben bu mayınları temizleyecek yabancı bir şirkete, bu toprakları 49 yıllığına kiraya vereceğim.”
TSK’da diyor ki “Gerekli bütçeyi verirseniz, bu mayınları biz temizleriz.” İktidar para veremem, ben buradan üstelik para da kazanırım diyor.
Ben de diyorum ki; Toprak vatandır, toprak namustur. Vatan kutsaldır satılamaz, kiraya verilemez. TSK temizlesin, Türk Milleti kullansın.
Bu düşüncelerle Hatay sınırında bir miting yaptım. İktidardan yükselen tepki bize akıl verme şeklinde oldu.
Evet, siz zaten benim aklımı kullanmazsınız.
Siz, ABD’nin, AB’nin, IMF’nin, derin küresel güçlerin aklını kullanırsınız. Benim ki milli akıl.
Milli aklı kullansaydın, askerimizin başına çuval geçirilmezdi. ABD’nin, Irak’a müdahalesinden evvel size mektup yazdım.
Musul’da, Kerkük’te nüfus kayıtlarına, tapu kayıtlarına sahip çıkın dedim.
Aklımı kullandın mı?
Hayır!
Şimdide dövünüyorsun, yarın da dövüneceksin.
Sınırlar mayınlardan temizlensin, sonra da bu verimli topraklar Yahudilere verileceğine, şehit ailelerine ve gazilere verilsin.
Onlar bu toprakları korumak için kanlarını döktüler. Bu topraklar onlara helal olsun.
* * *
Değerli arkadaşlarım,
Küreselleşme, küreselleşme…
Özellikle iş dünyasının son yıllarda diline pelesenk ettiği bir kavramdır bu…
Yalnız bir yanılgı var ortada:
Küreselleşmeye sadece yabancılarla ortaklık ve yabancı şirketlerle evlilik olarak bakılıyor.
Yani para, para ile buluşuyor.
Borsa’nın değeri 135 milyar dolar. Yüzde yetmişe yakını yabancının. Çok nazlı. Biri gelse çıkıyor, biri hapşırsa düşüyor.
Bankalardaki mevduatın yüzde sekseni sadece binde yedilik bir grubun. 60 milyar dolar battı. Batıran iktidarın ortakları utanmadan aramızda geziyor, hala Türkiye’yi yönetecekleri iddiasıyla vatandaştan oy istiyor. Bunlardan hesap sorulmadı. Şimdiki iktidar da rakibinin bankasına el koydu, kendi ihmalinin faturasını vatandaşa çıkarıyor. Orada batan paraları da millete ödettiriyor.
Yurtdışındaki vatandaşlarımızın 60 milyar Euro’su hortumlandı. Camilerde milleti soyanlar, bunlara kefil olanlar ortada yok. Vatandaş iktidardan umudu kesmiş, muhalefetten yardım ve çare arıyor.
“Yakın bir gelecekte Türk isimli banka kalmayacak”
Medyanın tanımlaması ile “Yabancı Damatlar” gelmeye devam ediyor.
Hükümet de durumdan memnun…
Yabancı sermaye geliyor diye…
Arkadaşlar,
Gelen paranın adını iyi koyalım:
Sıcak paradır bu…
Bakıyorlar ki; Türkiye’de paranın yüzde 15’e kadar getirisi var.
Kendi ülkelerindeki oranlar 2 ile 4 arasında… Onlar için, taş üstüne taş koymadan rahat kazanç…
Borsaya ve diğer değerli kağıtlara yatırıyorlar. Türkiye’de 60 milyar dolar civarında sıcak para olduğu söyleniyor.
Bir değişik durumda…
Bu para sahipleri rüzgardan nem kaparlarsa, birden çekerler bu parayı.. sonra da seyredin gümbürtüyü… Onun için yatırım ve üretim için gelen paraya evet, ama rant için gelen paraya hayır diyoruz. “Yabancı sermaye içeri, milli sermaye dışarı” anlayışına hayır diyoruz.
Tekrar küreselleşmeye dönelim,
AB hayalleri yolunda gümrükleri sıfırlanan bir ülke olursak bu bize ne getirecek, bizden ne götürecek?
Ciddi hesaplar yapılmış değil.
Çok uluslu şirketlerin kendi çıkarları için dayatmalarının sonucu, küreselleşme değil, sömürgeleşme olur.
Türkiye’de bu olumsuzluklar yaşanıyor. İktidar büyük yanlışlıklar içinde…
Peki…
Muhalefet partilerinin anası da, babası da ne yapıyor?
İktidarın yaptıklarını bir sinema filmi gibi, televizyon dizisi seyreder gibi seyrediyorlar.
Gereken tepkileri ortaya koymuyorlar.
Çünkü “tencere dibin kara, seninki benimkinden kara” sözünde olduğu gibi, bir gariplik var ortada…
Ana muhalefetin başı, paraları ve malları yüzünden dertte…
* * *
Değerli arkadaşlarım,
Diğer muhalefet partileri ile bizim aramızda büyük farklılıklar var:
Biz, geçmişi şaibesiz, alnı açık olanların kurduğu bir partiyiz.
Biz, Büyük Birlik Partisi olarak, ülkemiz için çözüm projeleri üretmek noktasında yoğunlaşıyoruz.
Biz, Türkiye sevdalısıyız…
Biz, “Tek ülke, tek bayrak, tek millet” sloganının gerçek sahibi ve takipçisiyiz…
Biz, kendi çıkarları için siyaset yapanlardan çok farklıyız.
Biz, gerçek birer vatanseveriz.
Yüreklerimiz vatan aşkıyla çarpıyor.
Biz, inançlı vatanseverler topluluğuyuz.
Bizim alt ve üst kimliklerimiz yok!
Biz, Türk Milletiyiz!
Biz, “Büyük Birlik’iz”
Birlikten yanayız…
“Vatan Bölünmez” diyoruz.
Biz, DEP’lileri Meclis’e taşıyanların, “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyenlerin devamı değiliz.
Biz, milliyetçilik söylemlerini yeni akıllarına getirenlerden değil, ruhumuzla, canımızla, kanımızla gerçek milliyetçileriz.
Biz milliyetçiliği, PKK’yı gördükten sonra hatırlayanlardan değiliz.
Bizim milliyetçiliğimiz, ete-kemiğe değil, bizi millet yapan değerlere dayanır.
Bizim milliyetçiliğimiz, kavgacı değil, barıştırıcı, ayırıcı değil, birleştiricidir.
Bizim milliyetçiliğimiz, hayatını milli ve manevi değerlere karşı durarak geçirenlerle buluşmaz.
Bizim milliyetçiliğimiz, Bekaa Vadisi’ne gidip, eşkıyanın başındaki ite selam duranlarla hiçbir zeminde buluşmaz.
Biz, milletin milliyetçisiyiz.
Değerli kardeşlerim,
Biz, “Gayri milli ulusal program yaparak, 19 Mart 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayınladıktan sonra” inkar edenlerden değiliz.
Biz, bölücübaşının idam dosyasını Başbakanlık’ta 2 yıl tutup, sonra da niye asılmadı, “ip mi bulamadın” diye bağıranlardan değiliz.
Biz, Vatandaşlık Kanunu’nu uygulamayarak, terör örgütünün Avrupa temsilcisine milletvekili maaşı ödeyen ve milliyetçi geçinenlerden değiliz.
Biz, kendi partisinden Cumhurbaşkanı adayını Meclis’te dövmeye kalkışan ve polis memuru dövenlerden değiliz.
Biz, gazilere, sadaka gibi aylık verip, onları ve şehit yakınlarımızı unutanlardan değiliz. Samimi ve dürüst vatandaşlar bizim iktidarımızda sevinecek, düşmanlarımız kaçacak delik arayacaktır. Muhaliflerimizin övgülerine mazhar olmak için milliyetçilerin önüne set çeken ve onları suskunluğa mahkum edenleri, Aziz Milletimizin vicdanına havale ediyoruz.
Milletimiz artık usanmıştır.
Esnafımız, memurumuz, çiftçimiz, emeklimiz, işçimiz, küçük sanayicimiz, gencimiz, yaşlımız, öğrencimiz, öğretmenimiz herkes entrikalardan, yalanlardan, vurgunlardan, soygunlardan, milli ve manevi değerlerimizin istismar edilmesinden usanmıştır.
Milletimiz; yokluktan, yoksulluktan, işsizlikten, yolsuzluktan usanmıştır.
Milletimiz artık 2002 yılında parlak vaatler ile oyunu alıp, sonra kendisini kenarda bırakanlardan usanmıştır.
3-5 torba kömür, bir poşet gıda maddesi ile oy vurgunculuğu yapıp, hep masal anlatan masalcıbaşı ve ortaklarından milletimiz usanmıştır.
Kendilerini alternatifsiz ilan edip, koca bir ülkeyi kendileri ve yandaşları için oyun alanı haline getirenlerden halkımız bıkmıştır.
Milletimiz, çeşitli söylemleri ile etnik farklılıkları kaşıyıp, sonra milliyetçilik kisvesine bürünenlerin gerçek kimliklerini artık anlamıştır.
Daha önce yanında görev yapan 3-5 belediye çalışanı ile kapalı kapılar ardında hükümet edenlerin çapları, kapasiteleri ve gerçek niyetleri artık ortaya çıkmıştır.
Vatandaşın yumurtasına 1 yıl hapis, kendi yumurtalarına KDV indirimi getirenlerin, anamızı ağlattın diyerek hak arayan vatandaşa, “Ananı al git” diyenlerin milletin malını, vatan topraklarını haraç-mezat yabancılara ve yandaşlarına peşkeş çekenlerin, pazarlayanların artık sonu gelmiştir.
“Biz dışarıda Türkiye’yi pazarlıyoruz” söylemleri ile topraklarımızı, stratejik ve milli değerlerimizi pazarlayanların kendilerinden başka hiç kimseyi ve hiçbir şeyi düşünmedikleri ortaya çıkmıştır.
Kabadayı tavırlarla ortaya bir laf atıp, güç çevrelerinin en ufak tepkisiyle korkarak geri adım atanların, iç ve dış düşmanlarımıza taviz üzerine taviz verenlerin gerçek kimlikleri apaçık ortaya çıkmıştır.
Şimdi birlik zamanıdır.
İç ve dış düşmanlara karşı birlik zamanıdır.
Bütün Türk Milleti bir arada, namussuzlara, yalancılara, hayal tacirlerine, masalcılara, Ofercilere, komisyonculara, talancılara karşı yürümek için birlik zamanıdır.
Çağımızda ideolojiler yerini hür düşünceye bırakmıştır. Bu sebeple ideolojilerin katı kalıplarından sıyrılarak, beyinlere ve kalplere vurulan zincirlerden kurtularak, ülkemizi huzur ve refaha eriştirmek, bağımsızlığımızı yeniden kazanmak, güçlü ve büyük Türkiye’yi ihya etmek zamanı gelmiştir ve geçmektedir.
Türkiye’nin dirliği, düzeni ve bağımsızlığı için,
-Yalancıları, dolandırıcıları protesto eden ve sandığa gitmeyen 13 milyon vatandaşımız,
-Geleceğimizin teminatı olan gençlerimiz, analarımız, bacılarımız, yediden-yetmişe tüm vatandaşlarımız,
Gelin, hep birlikte silkinerek,
-Haksızlığa, yolsuzluğa, çürümüşlüğe, kokuşmuşluğa karşı,
-Baskıya, zulme, sömürüye, ayırımcılığa karşı,
-Gaspa, kapkaça, hırsızlığa, teröre karşı,
-Adaletsizliğe, işsizliğe, fakirliğe ve açlığa karşı,
-Cehalete, eğitimsizliğe, ikinci sınıf olmaya karşı,
-Yasaklara, insan hak ve hürriyetlerinin ihlaline karşı,
Ayağa kalkalım,
-Çalışanların emeklerinin karşılığını hakkaniyet içerisinde alabilmeleri için,
-Devletteki ücret adaletsizliğini kaldırmak için,
-Müteşebbisimizin önündeki engelleri kaldırmak için,
-Emeklinin, dulun, yetimin, gazinin ve şehit yakınlarının insanca yaşamaları için,
-Vize kuyruklarının kaldırılması, pasaportumuzun saygı görmesi için,
-Cezaevlerinin kapatılması, yerlerine okullar ve fabrikalar yapılması için,
-Herkesin kapısını kilitlemeden yatabileceği, şehrinde, köyünde ve dağında huzurlu
bir Türkiye için,
-Adliye koridorlarının boşaldığı bir Türkiye için,
-Hastanelerde güleryüzle karşılacağınız bir Türkiye için,
-İlkokuldan, üniversiteye kadar, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirilmesi
için,
-Türk ve İslam dünyasına önderlik için,
-Bağımsızlığımız, şerefimiz ve hürriyetimiz için,
-Bundan tam 86 yıl 7 gün önce yine bu semtte, Ulus’ta toplanan Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin cesareti, ruhu ve azmiyle bütün düşmanları ve pislikleri temizlemek için,
Mücadele etmeye çağırıyorum.
Bir hayalim var:
Bütün vatandaşlarımızın, ayyıldızlı bayrağın altında şerefle yaşadığı bir Türkiye hayal ediyorum.
Bir hayalim var:
Başını örtenle, açanın aynı üniversitede yasaksız, kavgasız kardeşçe yaşadığı bir Türkiye hayal ediyorum.
Bir hayalim var:
İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir Türkiye istiyorum.
Kısacası; Adriyatik’ten, Çin Seddi’ne kadar kaynaşmış, güçlü bir Türk dünyası hayal ediyorum.
Ben, 18 yaşındaki bir gencin enerjisi ve heyecanıyla bu göreve hazırım. Dün olduğu gibi bugün ve yarın da aynı şevk ve heyecanla mücadeleye devam edeceğim. Kendisini ülkesine ve milletine karşı sorumlu hissedenleri yanımda görmek istiyorum.
Şundan emin olunuz ki, tek başıma kalsam da, mücadeleden vazgeçmeyeceğim. Allah yar ve yardımcımız olsun.
6. Olağan Kurultayımızın yapıldığı bu salon, büyük birlik yürüyüşümüzün başladığı yer olsun…
Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
6. Olağan Kurultayımızın vatanımıza, milletimize ve partimize hayırlar getirmesini diliyorum.
Sizleri şimdi ayakta ve “Elele” tutuşarak, BÜYÜK BİRLİK YÜRÜYÜŞÜ’ne katılmaya çağırıyorum.
Büyük Birlik yürüyüşümüz kutlu olsun.
(Türkiye'de Tufan) |